Wednesday, June 3, 2015

THE JOURNEY TO ME / Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi


THE JOURNEY TO ME

Portre, kendini veya bireyselliği ifade edebilmenin en güçlü yolu... Akademik resim anlayışında önem sırasında üst sıralarda yer alan, sanat tarihinde dokümenter niteliği açısından vazgeçilmez bir unsur olan portre, sanatçının şahsını veya bir başkasını tasvir etmesi durumunda bile kendini aradığı biografik, sosyolojik ve psikolojik verilere sahip bir sürecin somutlaşmış hali olarak çıkıyor karşımıza.

Portre deyince aklınıza kimler geliyor? Rembrandt, Van Gogh, Frida Kahlo, Picasso, Lucien Freud, Cindy Sherman, Chuck Close, Elizabeth Peyton... Mihri Müşfik Hanım, Hale Asaf, İbrahim Çallı, Nuri İyem, Şükriye Dikmen... Sanattaki portre geleneği 19. yüzyıla kadar 'gerçekçilik' ile özdeşleşen ve tasvir edilen kişinin ruhunu da yansıtabilmenin başarı olarak sayıldığı bir sanat türü iken, 20. Yüzyılda fotoğraf makinesinin çıkmasıyla birlikte yeni bir biçim ve farklı bir anlam kazanıyor. 20. Yüzyıl sanatçıları otoportrelerini yaparken veya başkalarının portrelerine odaklanırken farklı yöntem ve malzemelere başvurdular... Buluntu nesneler devreye girdi, teknoloji yardımlarına yetişti, bazen sadece bir kelime yazdılar tuvale, bazense bir yatak odası onların kendilerini ifade ediş biçimleri için araç oldu... Bu arayış hem kendi sanatları için bir çıkış yolu hem de kendilerine ulaşma ve yüzleşme biçimine dönüştü.

Bu sergi bugünün genç kuşak sanatçılarının portre ile olan ilişkilerine odaklanırken, ismini Alper Aydın'ın "The Journey to Me" adlı işinden alıyor. Aydın'ın 2012 yılında yaptığı bu heykelinde, melankolik bir yüz ifadesine sahip kendi büstünün başında metalden bir kale adeta taç gibi konumlandırılmış. Geleceği hakkında endişe duyan genç bir sanatçının, varmak istediği noktayı ve belki de güvenlik alanını yani kendi kalesini, kendisinin kurgulayacağını bilerek başında taşıdığı ona verilmiş bir güç unsuru olarak tasvir ettiğine şahitlik ediyoruz bu işe bakınca...

Sergide Aydın'ın yanı sıra Ali Şentürk, Ahu Akkan, Alican Leblebici, Özer Toraman, Burak Dak, Eylül Ceren Ersöz, Burak Ata, Manolya Çelikler, Hayal İncedoğan ve Zeynep Beler'in işlerine rastlıyoruz. Ali Şentürk, portresini annesine yaptırarak onu anlamak için çabaladığı yöntemlerine bir yenisini eklerken, annesinin gözünden kendisini görüyor "Anne Beni Pentür Tekniği ile Anla" adlı işinde... Eylül Ceren Ersöz, filmlerdeki kadın imgelerinden yola çıkarak 'nedir kadın?' sorusunu sorarken bir yandan da kadının ruhsal portrelerine odaklanıyor "Joanna"sında. Ahu Akkan'ın perdeyi çağrıştıran bir yüzey üzerine yine tülleri dikerek oluşturduğu portreleri, örtülü olan, gizlenmek istenen, yok sayılan gerçeklere gönderme yaparken; aynı zamanda gerçeğe ulaşmanın mümkün olduğu şeffaf bir yansıtıcı görevi görüyor. Alican Leblebici ise yoğunlukla portre çalışırken hem kendini hem de diğer kişileri resmeden bir sanatçı; Leblebici başkalarını resmederken de portreyi kendi kimliği ile özdeşleştirip alegorik bir biçimde otoportreleştiriyor. Özer Toraman, kendine has boyama üslubu ile portrelerinde bireyin içine doğduğu bedenin kimliklerin sergilendiği yer olduğunun altını çizerken bu tasvirlerde cinsel ve toplumsal kimliği okunmaz kılıyor. Burak Dak'ın "Otoportre"sinde, Rönesans ve Barok resmin portre anlayışının izlerini kompozisyon ve renk skalasını görebilirken bu dönemin anlayışına zıt olarak, genç modern bir insanın gerçekçi portresiyle karşılaşıyoruz. Burak Ata ise sergide küçük tuval üzerine yağlı boyatekniğiyle yaptığı otoportresinde adeta kendi vesikalığını çekiyor... Bu işte izleyici sadece Burak'ın yüzünü görüyor tuvalin yüzeyinde, oysaki bu yalın resim sanatçının fırçayı kullanış biçiminden, boyayla olan ilişkisine kadar pek çok ipucunu açık eder nitelikte ve gözlüklerin ardından baktığı dünyasına giriş bileti niteliği taşımaktadır...

Manolya Çelikler ise kadın portrelerinde kendini, diğerini, öteki kadını arıyor adeta... Kadınsal bir deneyim olan dikiş devreye giriyor her portresinde. Kadın yazarların kitaplarının üzerine yazarın tasvirini yapan sanatçı, eseriyle yazarın karakterini özdeşleştirerek yeni bir portre ortaya koyuyor. Ve Zeynep Beler.. Bugün portre deyince bireysellik anlayışı baskın bir biçimde devreye giriyor ve teknolojinin geldiği son nokta ile hayatımıza giren yeni bir kavramı olan 'selfie'yle karşılaşıyoruz. Beler, "Selfie"yi sanat tarihinin portre anlayışı içine sokuyor ve bir fotoğraf çekme trendi olan selfieyi günümüzün 'otoportre' anlayışı ile özdeşleştirmeyi en klasik portre yapım tekniği olan yağlı boyayla yapıyor. Sergide beklenenin aksine bir neon iş çıkıyor karşımıza... Aynada kendi portrenizi gördüğünüz andan itibaren bu yazıyla karşılaşıyorsunuz; "Seni Olduğun Gibi Seviyorum". Hayal İncedoğan'ın bu neon işi, izleyiciyi sergiye portresiyle dahil kılıyor.

Her bir iş farklı bir dil, kurgu, anlayış ve tekniğe sahip... Hepsi farklı farklı yolculukların hikayesini barındıryor. Sergi hiç bir sanatçının yol haritasını değiştirmiyor aksine, bu yolların birbirleriyle kesiştikleri ve ayrıştıkları noktaları bulmak için kuş bakışı bir açı sunuyor. İzleycinin, Google Map'ten yol durumuna bakması gibi, sanatçıların dünyalarına, içsel yolculuklarına yukarıdan bir bakış imkanı sunuyor ve bu yola izleyiciyi de davet ediyor....


THE JOURNEY TO ME

Portraits are the most powerful way of expressing yourself and your individuality…Placed at top of the order of importance in academic art and is irreplaceable due to its documental nature in art history, portraits, appears as a concretized version of a process including all the biographic, sociologic and physcologic information the artist seeks herself even though she depicts someone else.

Who comes to our mind when we talk about portraits? Rembrandt, Van Gogh, Frida Kahlo, Picasso, Lucien Freud, Cindy Sherman, Chuck Close, Elizabeth Peyton... Mihri Müşfik Hanım, Hale Asaf, İbrahim Çallı, Nuri İyem, Şükriye Dikmen... While in 19th century the portrait tradition has been a form that was identified with ‘realism’ and that showing the soul of the person who is portrayed was seen as a success, in 20th century with the invention of cameras it finds a different shape and meaning. Artists of 20th century have utilised different methods and materials while focusing on self-portraits or the portraits of others. Found objects started to become a part, technology came in for help, sometimes they only wrote a word on the canvas while sometimes a bedroom became a tool for their expression. This search have transformed into an exit way to their art as well as a path to reach and face themselves.

This exhibition adopts its name from Alper Aydın’s work “The Journey to Me” and focuses on the relationship of young generation artists and portrait. In the sculpture Aydın have made in 2012, a metal castle is placed like a crown on the head of the melancholic looking bust of the artist himself. When we look at this work, we witness that a young artist with concerns for the future have depicted the point he wants to arrive and maybe his safety zone, his castle, as a power given to him knowing that he will build them.

In the exhibition, besides from Aydın, we also encounter the works of Ali Şentürk, Ahu Akkan, Alican Leblebici, Özer Toraman, Burak Dak, Eylül Ceren Ersöz, Burak Ata, Manolya Çelikler, Hayal İncedoğan and Zeynep Beler. Ali Şentürk making his mother portray him, sees himself from the eyes of her mother while using another method to understand her in his work "Anne Beni Pentür Tekniği ile Anla”. Eylül Ceren Ersöz while asking 'what is women?' departing from women images in films, focuses on the psychologic portrait of women in her work “Joanna”. Ahu Akkan's portraits stitching tulles on a surface reminds us of a curtain that refers to the reality which is covered and is wanted to be kept hidden, often ignored and has a mission of a transparent reflector reflecting the reality. Alican Leblebici is an artist works mostly with portraits painting himself and others; Leblebici identifies the portrait with his own identity and self portraits allegorically. Özer Toraman with his own painting technique underlines the body which individual is born into is a place identities are displayed while making the sexual and social identities indecipherable. In Burak Dak's "Self-Portrait" we observe a young modern man's realistic portrait opposite to Renaissance and Baroque painting's portrait concept composition and color scale. Burak Ata almost takes a passport photograph on a canvas with his oil painting technique. Audience only sees Burak's face on the surface of the canvas but this lean work from the way he uses the brush to the relationship with the paint is like a quality that expresses hints and has a characteristic of a entrance ticket to a world of sight behind the glasses.

Manolya Çelikler looks for herself, the other and the other woman in woman portraits. Stitching which is a feminine experience steps in every portrait. The artist who puts a descriptive work as the woman authors' face on their books, reveals a new portrait identified with work and the author. And Zeynep Beler ... When we say portrait today, individualism comes into play dominating and we come across the latest concept came into our lives: "Selfie". Beler puts "Selfie" in art history portrait concept and identifies the trend of a taking photograph with today's 'self portrait' with the most classical portrait technique, oil painting. In conflict with what is expected we run into a neon work at the exhibition. As soon as you see your portrait in the mirror Page 2 of 2 you meet this writing; "I love you as you are". This neon work of Hayal İncedoğan, inclues the audience in the exhibition with his or her portrait. Every work is a different language, construction, understanding and technique.

All of the works include different journey stories. The exhibition does not change the path of any of the artists but instead provides a bird's - eye- view where these paths intersect. As if the audience checks the road from the Google Map, it enables the audience to have a look from the above to the inside of the artists and their worlds and invites the audience to this road...